Karakterler
Bunlar mahallenin eskileri reis. Kimi rahmetli, kimi köşede oturuyor. Kimi sırrını mezara götürdü, kimi hâlâ taşıyor. Dayı'nın çayhanesinde duvarda asılı bir albüm gibi düşün — her yüzde bir hesap, her hesabın arkasında bir ders var. Hepsinden bir şey öğrendi, sen de bak, belki sana da kalır. Anlatabiliyor muyum.
rahmetli
Bak yeğen, Hayri dediğin adam o köşe başını daha 25'inde tuttu. Babasından kalan üç kuruşla tezgâhı dizdi, dükkanı açtığı ilk gün gitti ilk veresiyeyi yazdı. O sarı yapraklı defter var ya... o defter Hayri'nin canını alana kadar bir daha hiç kapanmadı.
Mahallenin bebesine şekeri bedava uzatır, gariban anasını kapıda görünce iki somunu gazeteye sarıp usulca eline tutuştururdu. Adamın cebine değil, gözünün içine, onuruna bakardı rahmetli. "Bugün yoksa, yarın Allah kerim" derdi... Ama bizim bu kahpe sokaklarda o yarınlar nedense hiç gelmedi yeğen.
Mahalle güya bunu çok severdi. Düğünde baş köşeye oturtur, bayramda ilk onun kapısını çalarlardı. Niye? Çünkü Hayri'nin sevgisi bedavaydı. Bu alemde bedava olanın kıymeti bilinmez yeğen. İnsanoğlu böyledir; bedel ödemediği adama gülümser ama asla saygı duymaz. Para ile saygı arasındaki o ince çizgiyi çekemedi Hayri. Sevildi ama ezildi.
Sonra ne oldu? Ayaz bir kış sabahı o kepenk kalkmadı. Mahalleli kapıyı kırıp içeri daldığında, rahmetliyi tezgâhın arkasında soğumuş buldular. Elinde o lanet defter, son satırda yarım kalmış, hesabı ödenmemiş bir isim... İşin en acısı ne biliyor musun? Cenazesinde saf tutmaya yüzü olmayan kahpeler bile o gün koşa koşa gelip borcunu kapattı tezgaha. Geç kalmış bir saygı, son nefesi vermiş adama kesilen sahte bir vicdan faturası...
Hayri bize neyi öğretti yeğen? Merhametin de bir raconu olduğunu. Hesabı zamanında kesmeyenin, eninde sonunda o hesabın altında kalacağını...
— Dayı'nın Gözünden — Sevgi dediğin bedavayken herkesin dilindedir yeğen, iş o sevginin bedelini ödemeye gelince diller lal, cepler delik olur. Hayri bana bu alemde masada hesabını kesemeyenin, kendi biletini keseceğini öğretti. Kasasında kefenini alacak parası yoktu belki ama mezarının başı mahşer yeri gibiydi. O kalabalık Hayri'nin zenginliği falan değildi yeğen; o kalabalık, kursağında Hayri'nin hakkı kalanların sahte vicdan azabıydı. Merhamet güzel şeydir ama bedavaya dağıtırsan, saygıyı kaybeder, bedelini de canınla ödersin.
yaşıyor
Bak yeğen, Şevket dediğin adam on yedisinde dikildi o sokağın başına... Otuz koca yıl geçti. Alem devrildi, mahalle yandı bitti, kan gövdeyi götürdü; bizimkinin ayağı hâlâ aynı kaldırım taşında. Otuz yılda hayatında değişen tek şey, dudaklarının arasına kıstırdığı o ucuz sigaranın markası oldu.
Gençlerin yanında durur, ağır abilerin masasında usulca dilini yutardı. Kavga çıksa araya giren, mevzu uzasa "yapmayın etmeyin" diyen adamdı. Adı bu alemde ne büyüdü, ne de küçüldü. Hep sıradan bir "Şevket Abi" olarak kaldı. Ne masaya yumruğunu vurup nam salacak bir reis olabildi, ne de hüküm kesecek bir dayı...
Zamanında kaç defa dürttüler bunu, "Kalk ulan Şevket, git bir işin ucundan tut, kendi tezgahını kur" dediler. Ne yaptı biliyor musun? O pişkin pişkin güldü, başını salladı, kahveciye dönüp demli bir çay daha söyledi. Korkusundan mıydı? Yok yeğen. Adamda ihtiras yoktu, içini yakan bir ateş yoktu. O tozlu köşe başı, onun ufak çapına yetiyordu. Kimse anlamadı ama adam o kadardı işte, fazlası değil.
Şimdi ellisini devirdi pezevenk. Mahallenin çehresi değişti, o sokaklarda sekerek yürüyen bebeler ya toprağa girdi ya racon keser oldu. Dükkanların tabelaları bile on kez indi çıktı. Ama Şevket... Şevket hâlâ aynı köşede, aynı kırık tabureyi pantolonuyla cilalıyor.
— Dayı'nın Gözünden — Ona bakanlar, köşesinde kendi halinde demlenen, huzur bulmuş iddiasız bir adam görüyor olabilir. Ben ise hiç yaşamamış, bir baltaya sap olamadan o sokağa diri diri gömülmeyi kendi seçmiş bir hayalet görüyorum yeğen. Şevket bana bu alemde yerinde saymanın, bir nevi intihar olduğunu öğretti. İhtirası olmayan adamın belki kaybedecek bir şeyi olmaz... Ama o tabureden kalkmaya cesareti olmayanın, yaşayacak bir hayatı da olmaz.
rahmetli
Murtaza o teşkilatın kapısından 22 yaşında girdi yeğen. Belindeki soğuk demirden çok, kendi dilindeki ağırlığa güvenirdi. Bir tek kanunu vardı: "Söz ağızdan bir kere çıkar, dönecek adam en baştan susmayı bilecek." Dile kolay, tam otuz koca sene o ağır cümleyi sırtında taşıdı, bedeli ne olursa olsun o sözü bir kez bile yere düşürmedi.
Eskiden bu mahallenin sokaklarında polise pek sıcak bakılmazdı; üniforma gördü mü herkes bir adım geri atar, yüzler asılırdı. Ama Murtaza o üniformanın içinde başkaydı. Esnaf onu görünce toparlanır, selam dururdu. Niye? Çünkü bu adam haksızlık edenin alnını karışlar, haklı olanın ise çelik yelek gibi önüne siper olurdu. Rüzgara göre eğilmezdi, iki yüzü yoktu; cüzdanı yoksul ama yüreği tekti.
Sonra devir döndü yeğen. Zaman çirkinleşti, kahpelik sokağın yeni modası oldu. "Söz" denen o ağır kelime, yeni neslin ağzında ucuz bir sakız gibi çiğnenip tükürülmeye başlandı. Rüşvetler, masa altından verilen zarflar, adam satmalar günlük lügata girdi. Murtaza ise o fırtınanın ortasında paslı bir heykel gibi durduğu yerde kaldı. O bükülmedi ama dünya etrafında büküldü. Yeni yetme sivil memurlar, rütbeliler arkasından bıyık altından güldüler, "çağın gerisinde kalmış bir dinazor" dediler.
Emekli oldu, rozeti bıraktı ama o kaskatı karakterini bırakamadı. Mahalle kahvesinde yıllarca hep aynı sandalyeye çöktü. Hayatı boyunca verdiği her sözü tuttuğu için bu alemde kimseye bir minneti, bir borcu yoktu. Ama işin acısı, kimse de ona karşı bir vefa borcu hissetmedi. Bir gece, o izbe kahvede kalbi usulca tekledi ve durdu. Masasında yarım bardak soğumuş çayı kaldı... Cenazesinde o arkasından gülenler, "Sözünden dönmedi de ne oldu, dikili ağacı mı var?" diye fısıldaştılar. Ben o gün hiçbir şey diyemedim. Sustum, sadece o toprağa bir avuç attım.
— Dayı'nın Gözünden — Sözüne sadık kalmak çift ağızlı bir bıçaktır yeğen. Hem parlar, hem kendi sahibini keser. Amir Murtaza o bıçağı avuçlarının içinde sımsıkı tuttu; elleri kan revan içinde kaldı, paramparça oldu ama o namus dediği kabzayı yine de bırakmadı. Ben mi? Ben tutamadım yeğen. Vakti zamanında o masalarda oturabilmek, bu sokakların köşe başlarını tutabilmek için o bıçağı elimden bıraktım, pek çok söze ihanet ettim. Benim ellerim o yüzden tertemiz ama ruhum kan içinde. Murtaza'nın mezarının yanından her geçtiğimde usulca başımı eğmemin sebebi budur. Benim satıp da aldığım bu alemde, onun satmayarak kaybettiği o şerefin önünde düğme iliklerim.
kayıp
Selim sokağa erken indi yeğen. Daha bıyığı terlemeden cebi haram para gördü. Yirmi beşinde mahallenin o dar sokaklarından camları filmli siyah arabasıyla geçip klaksona bastığında, bütün mahallenin gençleri hayranlıkla cama fırlamıştı. O gün o bebeler sokakta nam salmış bir kahraman gördüklerini sandılar; oysa benim gördüğüm tek şey, kendi mezarına acelesi olan şuursuz bir çocuktu.
İşleri hep tepeden ve hızlı yürüttü Uğursuz. Önce ufak tefek tezgahlar, sonra boyunu aşan o ağır masalara yüzsüzce kurulma sevdası... Kimse ona "yavaşla, yoldan çıkıyorsun" demedi, gerçi dese de o sağır kibrinden duymazdı zaten. Vakti zamanında o Gavat Mahmut denilen iki yüzlü soysuzla da aynı masaya meze olmuşluğu vardır. O meselenin sonu malum; Mahmut'un çirkin defterini düren Selim oldu ama sıçrayan kan kendi üstüne de bulaştı.
Otuzuna bastığında o kaçınılmaz duvara tosladı, voltayı mapusa attı. Suçu neydi? Raconu bilmemek. Fazla konuşmak, gereğinden fazla parlamak, yanlış adamlarla laf yarıştırmak... Dört duvar arasına düşmek bazılarına mektep olur, adamı demler; ama buna zerre faydası olmadı. Çıktığında o aynı kof kibirle, göğsünü gere gere sokağa geri döndü. Sadece bir şeyi hesaba katmamıştı: Sokak kimseyi beklemez yeğen. Hele zayıf düşeni hiç beklemez. O yokken yeri çoktan dolmuş, o şatafatlı koltuğuna başkaları çökmüştü.
Otuz beşinden sonra adı sanı anılmaz oldu alemde. Kimi "İzmir'e kaçıp pavyonlara düştü" dedi, kimi "memleketine dönüp köşesine sindi" dedi, kimi de sadece omuz silkip geçti. Mahallede onu son gören kim, inana kimse hatırlamıyor. O kadar hızlı yaşadı ki, eli boş geldiği bu alemden, ardında bir toz bulutundan başka hiçbir şey bırakmadan yine eli boş gitti.
— Dayı'nın Gözünden — Uğursuz Selim, acelenin ve içi boş gösterişin bu sokaklardaki en canlı dersidir. Yükselmek koca bir gece sürer yeğen, düşmek ise sadece bir saniye... İşin içine o kör edici şatafat girdi mi, düşüş yerçekiminden bile daha acımasız olur. Onu sokakta, o siyah arabanın içinde etrafa caka satarken gördüğümde içimden hep "Yavaşla evlat, sonun karanlık" derdim. Hiç sesli söylemedim. Söyleseydim o gürültünün içinde duyar mıydı? Sanmam. Hızla sağır olmuş adamlar, usulca verilen nasihati asla duymazlar.
Not: Mahallede onu son gören kim, kimse hatırlamıyor.
yaşıyor
Cemil o ağır masalara usulca çöktüğünde kimsenin ruhu duymazdı yeğen. Gürültüsü yoktu adamın. Millet avaz avaz bağırıp, tetiğe basmadan önce birbirinin kanını içerken, o sadece başını sallar, çayını yudumlar, havada uçuşan her kelimeyi o zehir gibi aklının köşelerine kazırdı. Not alırdı pezevenk, ama kağıda kaleme değil, o silinmez hafızasına.
Vakti zamanında liman tarafında ufaktan bir tezgah kurdu. Koca koca ağaların, o dev gibi reislerin ego savaşları arasında bıraktıkları boşlukları gördü. Kimsenin girmeye tenezzül etmediği, dönüp bakmadığı o karanlık çatlaklardan sessiz bir su gibi sızıp geçti. Uğursuz Selim gibi caka satmadı, gösterişli arabalara binmedi, sağa sola para saçmadı. Alem bir sabah gözünü ovuşturup uyandığında bir de baktılar ki; o kanlı masadaki en uzun kol, en derin cüzdan bu dilsiz adamın olmuş.
Bugün mahallede adını kimse anmaz. Niye? Çünkü kahve köşelerinde anlatılacak kanlı bir destanı, meze olacak bir vukuatı yoktur. Kavgaya girmedi, boş lafa karışmadı, masada kimsenin gururuyla oynamadı. Sadece dinledi, sadece hesabını tuttu.
Şimdi kendi halinde, o gösterişsiz ofisinde oturur. Çocukları yurt dışında bey gibi okur, yanında gösterişsiz, sade bir eşi vardır. Dışarıdan bakan kör bir göz onu "kendi halinde, sıradan bir emekli" sanır. Ama o sokağın tozunu yutmuş, alemin raconunu bilen adamlar, dükkanının önünden geçerken usulca ceketinin düğmesini ilikler. Cemil bu kanlı oyunu kazandı yeğen... Hem de hiç kimseye yenildiğini hissettirmeden.
— Dayı'nın Gözünden — Cemil bana bu alemdeki en altın kuralı, "sus ve dinle" raconunu öğreten adamdır. Gençliğimde ben çok konuştum, o masalara yumruğumu çok vurdum... O gürültünün, o kibrin içinde neleri kaybettiğimi ancak kan revan içinde kalınca anladım. O az konuştu, gölgelerde görünmez oldu ve hiç kaybetmedi. Dilini dişinin arkasında esir etmeyi bilen adamın cebi ağır, masadaki yeri taştan olur yeğen. Görünmez kalmak, bu alemde giyebileceğin en sağlam çelik yelektir.
rahmetli
Mahmut dediğin adamın yüzünde hep o silinmez, sinsi sırıtış vardı yeğen. Gelir bizim masaya kurulur, "Dayım, canım" diye şerefimize kadeh kaldırır, sonra o masadan kalkar gider sokağın karşısındaki hasmımızın mekanında bize küfrederdi. İki yüzlüydü ama asıl mesele o değildi; bu adamın midesi o sokağın lağımından bile daha genişti. Adının başına o iğrenç lakabın boşuna yapıştığını sanma. Karısının, o soysuz Galerici Hasan'la fingirdeştiğini alemde sağır sultan bile duymuştu. Hakkını yemeyelim, sonunda o defteri kapattı, "gerekeni" yaptı ama alemin diline düşen o kan donduran rivayet üstüne zift gibi yapıştı bir kere. İcraatı namusunu temizlemek için değil, şov için yaptığı söylenirdi; o rezilliği, o ihaneti kenardan izlerken zevk alırmış pezevenk.
Sonu tam da yaşadığı gibi çirkin oldu. O dönem Uğursuz Selim'in kanının deli aktığı, piyasada hızlıca yükselmeye çalıştığı zamanlardı. Selim o şatafat ve nam sevdasıyla, Mahmut'un o iki yüzlü kahpeliğini aynı masada tartamadı. Sokak ortasında bastı tetiğe, Mahmut'un biletini kesti. O yüzündeki sinsi sırıtış, asfaltın üzerinde kendi kanıyla donup kaldı. Leşini bile zor kaldırdılar sokaktan.
— Dayı'nın Gözünden — Namusunu masaya meze edenin, sadakatine güvenilmez yeğen. Gavat Mahmut bana bir adamın midesi ne kadar genişse, ihanetinin de o kadar büyük olacağını kanıtladı. Bir adam sana da, hasmına da aynı dişleri göstererek gülüyorsa bil ki o dişler ilk fırsatta senin sırtına geçecektir. Uğursuz Selim onu temizleyerek sokaktan büyük bir pisliği kazıdı, yalan yok. Ama ne demişler; iti ite kırdıran sokağın kanunu, gün gelir ikisini de aynı çöplüğe gömer.
Not: Uğursuz Selim ile aralarında bitmiş bir hesap olduğu söylenir.
rahmetli
Niyazi Usta, o buhar kokan cehennem sıcağı hamamı tam otuz koca yıl işletti yeğen. Sabahın kör ezanında o devasa kazanı ateşler, gece yarısı sokağın son yorgun bedenini uğurlayana kadar o mermerlerin arasında dolanırdı. Bizim buraların adamı kirlidir, eli kanlıdır ama Niyazi'nin elleri her daim paktı; sesi de o hamamın yankısında bile alçacıktı. Sokağın tozuyla, hasmının kavgasıyla, beyninde bin türlü tilkiyle sinirden köpürerek gelen adama tek bir laf ederdi: "Evlat, önce göbektaşına uzan, terini akıt... Konuşacaklarını sonra konuşuruz." Adam o sıcağa girer, terle beraber bütün o kibri, cinneti mermere bırakır, kapıdan çıkarken bambaşka bir adama dönerdi.
Mahallenin o çamurlu bebelerini severdi ama asla şımartmazdı. Haylazlar kapısına dayandığında önce enselerine o acı süngeri çalar, kulaklarını usulca büker, çıkarken de avuçlarına mis gibi bir kalıp beyaz sabun sıkıştırırdı. O sabunu alıp evine dönen çocuğun göğsü kabarır, kendini sokakların koca adamı hissederdi. Niyazi'nin en büyük marifeti de buydu işte yeğen; o bu alemde kimseyi ezmedi, kimseyi küçültmedi... Dokunduğu herkesi büyüttü.
Benim o kanımın en deli aktığı, aleme yeni yeni diş bilediğim gençlik yıllarımda, başım dara düştükçe çaldığım tek kapı onundu. Soru sormazdı rahmetli, akıl vermezdi. Sadece o sıcak suyu açar, kenarda demli bir çay koyar, dinlerdi. "Sıcak su her şeyi çözer yeğenim" derdi usulca. Biz çocuk aklımızla anlamazdık... Yıllar sonra anladık ki; mermerin üstünde çözülen o su değilmiş, içimizdeki ziftmiş, kanmış, dertmiş.
Doksan beşte, ılık bir bahar günü o hamamın kapısına kilit vuruldu. Niyazi Usta sessizce göçüp gitmişti. Cenazesinde bu sokağın en ağır, en taş kalpli adamları bile ağladı. Ama öyle bağıra çağıra değil; tıpkı Niyazi'nin kendisi gibi, sessizce, içine akıtarak. Sonra o hamamı yıktılar yeğen, üstüne ruhsuz beton yığınları, apartmanlar diktiler. O eski göbek taşı nereye atıldı, hangi çöplükte toz oldu kimse bilmez. Ama o suyun sıcaklığını vicdanına çekmiş bir avuç adam, bugün hâlâ bu soğuk sokaklarda dimdik yürüyor.
— Dayı'nın Gözünden — Niyazi bana sıcak suyun çözdüğünü öğretti — kirden çok daha fazlasını. Vakti zamanında kafam kazan gibi kaynar, belimde emanetle kapısına vururdum. Tek kelime etmezdi, ama o sıcak suyun şırıltısında, uzattığı demli çayın buharında benim o kör öfkemi eritir, içimdeki cehennemi söndürürdü. O benim sadece hamamcım değil, vicdanımı yıkadığım son temiz köşeydi. Şimdi o yok, alem kirlendi; artık ne o kiri akıtacak sıcak bir su var, ne de o suyu ısıtacak bir usta.
rahmetli
Cevdet bu alemin kapısından kanla, bilek hakkıyla değil; nikâh masasında atılan bir imzayla girdi yeğen. Aileye sonradan yamandı, masanın en uç köşesine usulca ilişti. İlk yıllarda o masada eli ayağına dolanır, gözümün içine bakıp "Ne dersen o reis, sen nasıl uygun görürsen" diye el pençe divan dururdu. İçeriden bakan körler, "Ne kadar saygılı, ne kadar itaatkâr çocuk" deyip sırtını sıvazladı. Ama sokağın kokusunu, insanın mayasını bilen ağır adamlar ona bakarken hiçbir şey demedi... Sadece gözlerini kısıp, bu sahte saygının altından çıkacak çıbanı beklediler.
Yıllar geçti, bu pezevenk yavaş yavaş masanın ortasına doğru kaydı. Bizim gölgemizde para gördü, yetki gördü, kapı gördü. Ama kanı bizden değildi yeğen. İçinde hep o "sonradan gelme" olmanın ezikliği, o zehirli eksiklik duygusu vardı. Benim kadar büyük olmadığını, o koltuğun ona iki beden büyük geldiğini kendi de bilirdi. Bunu efendice kabullenip işine bakması gerekirken, içten içe hasetlendi. Bizim sofradan yediği ekmeği şükürle kursağına değil, o karanlık hesap defterine kinle yazdı.
Bir gün dışarıdan birileri bu aç köpeğe el uzattı. "Dayı'nın masasında kim var, kim ne iş bağlar, kim ne taşıyor?" diye fısıldadılar kulağına. Bu da o kıt aklıyla ufak tefek sırlar verdiğini, azıcık konuştuğunu sandı. Az anlattı sandı ama her şeyi sattı. Karşılığında cebine üç beş kuruş para, sahte bir itibar koydular. Oysa o namussuzun cebinin dibi delikti yeğen; ihaneti aldı ama canını o delikten düşürdü, haberi olmadı.
Hesabı soğuk, bıçak gibi kesen ayaz bir gecede usulca görüldü. O gece ne isim verildi, ne yer söylendi... Zaten bu mahallenin de o çirkinliği bilmeye, duymaya zerre niyeti yoktu. Ertesi sabah onu kimse aramadı, akşam karısı dışında kimse sormadı. O gün sokak, Cevdet'in o kansız bedeninden şunu öğrendi: Aileye en yakın oturtulan adamın koltuğu, en kolay devrilen koltukmuş...
— Dayı'nın Gözünden — Cevdet bana bu alemde en büyük tehlikenin uzaklardan değil, kendi mahallenden, kendi sofrandan geldiğini öğretti yeğen. Düşman kalenin kapısına dayanır, kılıcını çeker görürsün; gardını alıp yiğitçe dövüşürsün. Ama ihanet öyle yapmaz... İhanet gelir sofrana baş köşeye oturur, ekmeğini böler, gözünün içine baka baka sana güler. Dışarıdaki kurda önlem alırsın da, koynunda beslediğin yılanı o zehri yiyene kadar fark edemezsin. Mesele sadece kapıyı kime açtığın değil yeğen; o sofraya kimi oturttuğun ve o sofradan kalkanı bir daha o masaya yaklaştırıp yaklaştırmadığındır.
rahmetli
Hüseyin Ağa o koca limana adımını attığında, vinçler durur, deniz bile önünü iliklerdi yeğen. Diyarbakırlı Zalim Ahmet Ağa'nın en büyük oğluydu. Zalimin sarsılmaz mirasını, sırtında bir zırh gibi taşırdı. Bir mekana girip tek kelime etmeden masaya çöktüğünde, o masa saniyesinde onun hükmüne girerdi el pençe dururlardı. Yetmişli yıllarda koskoca liman onun avucunun içinde nefes alır, bütün mahalle adını besmeleyle anardı.
O zamanlar limanda genç, gözü kara bir hamal vardı... Daha bıyığı yeni terlemiş ama bakışlarıyla gemi halatlarını koparacak kadar öfkeli, aç bir çocuk. Hüseyin Ağa'nın o keskin gözleri bu ateşi fark etti. Önce eline bir iki ufak tefek iş tutuşturdu. O çocuk önce o ağır çuvalları sırtladı, sonra defterleri tuttu, en sonunda da o ağır masanın bir köşesine usulca ilişti. Hüseyin Ağa yanındakilere dönüp, "Bu çocuktan büyük adam çıkar" dedi... Çıktı da. Ama ağanın hesap edemediği bir şey vardı; çocuk, onun tahmininden de büyük, boyunu aşan bir adama dönüştü.
Bu alemde kuraldır yeğen; çırağın gölgesi masaya vurmaya başladığında, patronun uykuları kaçar. Hüseyin Ağa da tedirginleşti. O eski babacan tavırları gitti, başını okşayan el buz kesti, tabağına et koymayı bıraktı. Bir gün o masada sessiz bir hüküm verildi: Ya çırak aşağı itilecekti, ya da patron kenara çekilecekti. Hüseyin Ağa belinden silahı çıkarmadı, açıktan vurmadı ama o tuttuğu eli aniden çekiverdi, sırtını döndü. Bazen bir babanın elini çekmesi, sırtına yediğin kahpe bir kurşundan daha ağır gelir adama, anlatabiliyor muyum?
İki binlerin başında, o koca çınar ciğerlerine dolan lanet bir zatürre yüzünden devrildi gitti. Cenazesi mahşer yeri gibiydi, liman o gün koca bir gün boyunca kontak kapattı, yas tuttu. O ağır tabutun arkasında başı dik, sessizce yürüyenlerden biri de o eski çıraktı. Ne bir damla yaş döktü, ne de yüzünde bir mimik oynadı; sadece eğilip o toprağa bir avuç minnet attı. Hüseyin Ağa'nın o devasa koltuğu o gün boşaldı ve bir daha asla eskisi gibi dolmadı.
— Dayı'nın Gözünden — Hüseyin Ağa beni o çamurun içinden çekip yukarı çıkaran adamdır yeğen. Sonra o eli çekti... Ona hiç kızmadım, içlenmedim. Çünkü alemin raconunu anladım. Bir patron, çırağının kendi boyunu aştığını gördüğünde ya onun biletini keser, ya da efendice yana çekilir. O kan dökmemeyi, yana çekilmeyi seçti; doğrusu ve yakışanı da buydu. Ben bugün hâlâ gider o mezarın başında duamı okurum. Çünkü o el gün gelip üstümden çekilmiş olsa da, beni ayağa kaldıran, düşmekten kurtaran yine o aynı eldi. Vefasını bilmediğin adamın, ihanetini sorgulayamazsın.
yaşıyor
Hasan'la çocukluğumuz aynı çamurlu sokakta, aynı tozun toprağın içinde geçti yeğen. Yazın sıcağında dizlerimiz kanayana kadar misket oynar, kışın ayazında sokağı hırsız-polis diye inletirdik. Hasan hep polisi seçerdi... İşin aslı, içimizdeki "iyi" olan oydu yeğenim, kanı temizdi. Saçı daha on beşinde tel tel dökülmeye başlayınca o lakap alnına yapıştı, bir daha da kalkmadı: Kel Hasan. Ben bu adamı çok sevdim, canımdan öte kardeşim bildim.
Bizim gibi İstanbul'un öte yakasına geçip büyük masalara, kanlı koltuklara dikmedi gözünü. "Eve helal ekmek götüreyim" derdinden başka yük almadı omuzlarına. Aslında hayalleri vardı, okuyup doktor olacaktı... Olmadı, kader bırakmadı. Babasının zoruyla o tozlu marangoz tezgâhını devraldı. Kapı kasası çaktı, dolap yaptı, yeri geldi bu sokakta kurşun yiyen eski dostlarına kendi elleriyle tabut biçti. Eli işe çok yatkındı ama ihtirası bir o kadar zayıftı. İhtirası olmayan adamın ateşi de olmaz yeğen. O yüzden Hasan'ın hiçbir gece uykusu kaçmadı, o kara tavana bakarak dertle sabahlamadı hiç.
Eski dostları yavaş yavaş o karanlık merdivenleri tırmandı. İçlerinden biri çok yukarı çıktı, en tepeye... Hasan beni o tepede uzaktan izledi. Gözleri parladı, gurur duydu ama bir gün olsun "Keşke ben de orada olsam, o masaya ben de otursam" diye iç geçirmedi. "Benim yerim burası, bu talaşın içi" der, usulca gülerdi. Zaman aktı, sokak kahpeleşti, isimler silindi, koca koca masalar devrildi, alem kan gölüne döndü... Hasan ise o kıyametin ortasında sadece tezgâhının başındaki talaşı süpürmeye devam etti. Çıkan o gürültüde bir kere bile önündeki demli çayını soğutmadı bu adam.
Bazen laf olsun diye "Mutlu musun Hasan Usta?" diye soranlara sadece gözlerinin içiyle gülerdi, cevap vermezdi. Zaten bu hayatta mutluluğunun cevabını dille veren adam, aslında pek de mutlu değildir. Hasan bunu bir kimseden öğrenmedi, o sessiz tezgâhında kendi kendine bildi.
— Dayı'nın Gözünden — Hasan ile aynı toprağa diz vurduk, aynı misketleri yuvarladık... Sonra yollarımız ayrıldı. O, o çamurlu sokakta kaldı; ben o kanlı zirveye yürüdüm. Ben bu alemde çok şey gördüm, çok can yaktım; o ise o dükkânda çok az şey gördü, kimseyi incitmedi. Ama iş gece olup da başı yastığa koymaya gelince... Onun uykusu benimkinden hep daha deliksiz, hep daha rahattı. Bazen o dumanlı odamda yalnız başıma düşünürüm; acaba hangi yol doğruydu diye. Cevap veremem yeğen. Çünkü o kanlı zirvenin de, o huzurlu marangoz tezgâhının da ödenmiş ağır bir bedeli var. İkisini de saygıyla anar, sadece susarım.
rahmetli
Bekir o koğuşun ağır, paslı demir kapısından içeri adım attığında, kimse başını kaldırıp da yüzüne bakmadı yeğen. Gitti, gıcırdayan o üst ranzaya usulca tırmandı, gri yorganı üstüne çekti ve gözlerini o rutubetli tavana dikti. İlk gün tek kelime etmedi. İlk hafta sustu, ilk ay dilini yuttu. Ranzasının altında yatan adam bir süre sonra ona laf atmaktan yoruldu, pes etti. Aylar geçtikçe Bekir'in o koğuşta nefes aldığını bile unuttular. Adam öyle bir gölgeydi ki; bedeni vardı ama o daracık koğuşta zerre yer kaplamazdı.
O dört duvar arasına neden düştüğünü kimse tam bilmezdi. Kimi "kan davası" derdi, kimi "yanlış zamanda yanlış yerdeydi" derdi. Kendisi bir gün olsun çıkıp da meselesini anlatmadı. Koca bir yılda ağzından taş çatlasa bir cümle çıkardı... Ya voltaya çıkarken, ya sabah sayımında, ya da kör bir bayram sabahında. Ama o nadir çıkan kelimeler o kadar ağırdı ki, zihnimize mıh gibi çakılırdı.
Zamanla o kahpe zindanın rutubeti adamın ciğerlerine işledi yeğen. Zatürre illeti yakasına yapıştı. Öksürürken ciğerleri sökülüyordu ama yine gıkını çıkarmıyordu, acısını bile sessiz yaşıyordu. Ateşler içinde o üst ranzada günden güne eridi, bir avuç kemik kaldı. Revire gitmedi, ilaç istemedi, ölümü de o yatağın üstünde sessizce bekledi.
Bir ayaz kış akşamı, nefesi iyice daraldı. Göğsünden gelen o kesik kesik hırıltıyı duyunca kalktım, ranzasının yanına dikildim. Ter içindeydi. Usulca eğildim üzerine... O karanlık, çökmüş gözlerini zar zor araladı, tam gözlerimin içine baktı ve o güne kadar kurduğu en uzun cümleyi kurdu: "Beni unutma." O kadar... Başka da tek kelime etmedi. Son bir nefes verdi ve o üst ranzada, gözleri açık göçtü gitti.
Sabah kapıya cenazesini almaya gelen tek bir akrabası, dostu çıkmadı; devlet aldı, sessizce gömdü. Mezar taşında ne yazar bilmem ama bana emanet ettiği o iki kelimelik cümlesi hâlâ o rutubetli koğuşlarda, benim aklımın duvarlarında fısıldanır. "Beni unutma" dedi... Unutmadım yeğen.
— Dayı'nın Gözünden — Bekir bana mapus damında susmanın ne kadar büyük bir silah olduğunu öğretti. Vakti zamanında dışarıdayken ben çok gürler, çok konuşurdum. İçeri düştüğüm o ilk yıl dilimi kesmeyi, yutkunmayı ondan öğrendim. Sessiz yaşadı, sessiz öldü ama giderayak bana bıraktığı o tek cümle, koca bir ömrün özetinden daha ağırdı. Az kelime, her zaman en ağır yükü taşır evlat. Bunu iliklerine kadar öğrenmek için adama bir hapishane, bir de son nefesini verirken senin gözünün içine bakan bir Bekir lazım. İkisi de bedava değil; ikisinin de bedeli ruhtan kesilir.
rahmetli
Lazoğlu o Karadeniz'in hırçın, dumanlı dağlarından kopup bu kahpe İstanbul'a ayak bastığında daha on yedisindeydi yeğen. Cebinde bozduracak üç kuruş parası, omzunda yırtık bir torbası vardı ama dilinde bu alemin en ağır cümlesini taşırdı: "Söz lafa benzemez." Gitti, limanın o kanlı, ter kokan çamurunda çuval sırtlayan adamların arasına karıştı. Sessizce çalıştı, kimsenin rızkına göz dikmedi ama duruşu öyle bir ağırdı ki, o sırtındaki çuvallardan daha çok ezdi etrafındakileri.
Birkaç yıl içinde kimse onu kahve köşelerinden çığırarak, emir kipiyle çağıramaz oldu. Koca koca masalar, mühim adamlar bir iş bağlayacaklarında onun aracılığına güvenir oldu. O karanlık odalarda "Lazoğlu söyledi" dendi mi, bütün silahlar kılıfına girer, o mesele kökünden kapanırdı. Bu adam raconu parayla, kanla değil; adamlıkla, saygıyla kesti yeğen.
Bu sokaklarda belinden emanet çektiğini, kan döktüğünü, kavgaya tutuştuğunu kimse görmemiştir. Gerek de kalmadı ki zaten. İki hasım da bilirdi ki; eğer Lazoğlu o masadaysa terazi şaşmaz, hesap kesindir. Tükürdüğünü yalayan, verdiği sözden dönen adam onun kapısına geldiğinde başını yerden kaldıramaz, sadece yere bakar ve utancından eriyerek çeker giderdi.
Yetmişini devirmişti vakti zamanında. Bir akşam vakti, köşesinde o her zamanki demli çayını yudumlarken yüzünde o sükûnet dolu, yumuşak tebessümüyle usulca göçtü gitti. Cenazesi limanı kilitledi, koca İstanbul sel olup aktı mezarına. İşin garibi ne biliyor musun? O toprağa sadece dostları değil, ona can borcu olan hasımları, sözünü çiğneyen borçluları bile boynu bükük geldi.
— Dayı'nın Gözünden — Lazoğlu bana bu alemde sadakatin, net konuşmanın ve bir adamın ağzından çıkan kelimenin kendi canından daha kıymetli olduğunun canlı dersiydi. Ben "söz" denilen o ateşten gömleği, o namus kavramını ondan alıp giydim. Vakti zamanında o gömleği onun gibi lekesiz tutmaya, ona benzemeye çok çalıştım yeğen... Bazen o sözü tuttum, adam oldum başardım; bazen bu sokağın kanlı çamurunda battım, yenildim. Ama ben ne yana savrulursam savrulayım, onun o dik duruşu, o tek kelimelik raconu benim önümde hep bir pusula gibi durdu.
yaşıyor
Reşit o hukuk fakültesinin kapısından elinde meşin bir çantayla çıktığında, çantasında diploması, kafasında ise bu alemin ince hesapları vardı yeğen. Bizim sokağın çocuğuydu aslında; esnafın gururu, mahallenin okumuş adamı. İlk yıllarda garibanın derdine düştü, ufak tefek davalara koştu, ev sahibi-kiracı kavgalarını tatlıya bağladı. Dili jilet gibi keskin, eli kalem tutan bir adamdı. Ama o gözleri yok mu... O gözleri hep o yukarıdaki büyük, karanlık masalardaydı.
Büyük abilerin kirli dosyaları önüne düştükçe ofisi plazalara taşındı, üstündeki o ucuz takım elbiseler janti oldu, o eski sokak ağzı gitti yerine pürüzsüz bir ses geldi. Zamanla terazinin iki kefesine de oynamayı öğrendi. Dostun dosyasını kapatan da oydu, hasmın dosyasını kanla açan da... İkisini de aynı altın uçlu kalemle yapardı. Ona sorsan ortada bir kahpelik, bir şerefsizlik yoktu; "iş işti" yeğen. Sadece o süslü kağıt yığınlarının altında ezilenin, nefesi kesilenin insan olduğunu çoktan unutmuştu.
Sonra bir gün o malum dosya geldi önüne. Arkasında yüzü görünmeyen, ismi anılmayan, sadece kandan gelen parası ve o masalarda ağır hükmü olan gölge adamlar vardı. Reşit o çok güvendiği kaleminin yönünü benden tarafa, bu sokağın kalbine çevirdi. O bileklerime kelepçe vurulduğunda, alnıma tam otuz koca yıl yazıldı. "Yasal yoldan" dediler yeğen, doğruydu. Kâğıt üstünde, o lanet kanun maddelerinde her şey yerli yerindeydi, virgülüne kadar kılıfına uydurulmuştu; ortada eksik olan tek şey, adaletti.
Yıllar geçti, bu kanlı satranç tahtasında devran döndü, benim o mapustan çıkma vaktim geldi. Bu sefer rüzgar tersten esti, Reşit'i çağıran, önüne çuval dolusu para döken taraf değişti. Şerefsiz yine o aynı kalemi aldı eline, yine o "yasal" yollardan yürüdü ve bu sefer o ağır demir kapıları benim için kendi elleriyle açtı.
Şimdi Üsküdar taraflarında, inzivaya çekildiği o küçük dairesinde emekliliğini çürütüyor. Mahalleli yolda görse eğreti bir selam verir ama o selamın içinde zerre sıcaklık, zerre saygı yoktur. Bu alemde ne tam dost olabildi ne de tam düşman... Sadece adı tutanaklarda geçen silik bir adam olarak kaldı. Bazen en ağır ceza da budur yeğen; iki tarafa da yaranayım derken dımdızlak, kimsesiz kalmak.
— Dayı'nın Gözünden — Reşit beni o kalemiyle hem yerin dibine soktu, hem de tutup ayağa kaldırdı. Ona karşı içimde bir kin var mı dersen... İnan söyleyemem. Bu alemde, bu acımasız oyunda kullanışlı bir adamı harcamak büyük lükstür evlat, ama sırtını ona yaslamak da süzme ahmaklıktır. Sokak böyle cübbeli bukalemunları hep besler. Biz de besleriz, cebine parasını koyarız çünkü gün gelir tek bir kanun maddesi için, bir imza için onlara gebe kalırsın. Reşit'le benim hesabım sorulmuş, bedeli o iki ucu da pis kalemle ödenmiş sayılır.
bilinmez
Haşmet denen o soysuzun mapus damına ne zaman düştüğünü hatırlayan kalmadı yeğen. Kimi seksenlerin karanlığında geldi der, kimi daha da eski... İnfaz koruma memurları bile o pezevengin dosyasını raftan çekip bakmaya çekinirdi; o ranzanın etrafında hem bir korku, hem kirli bir hürmet, hem de "aman bulaşmayalım, başımıza bela almayalım" havası fır dönerdi. Üç katlı demir ranzanın en tepesine kurulur, bacaklarını aşağı sarkıtıp o loş koğuşun eceli gibi sırıtır dururdu.
İçeri yeni düşen, sokağın tozunu yutmamış o tıfıl delikanlılar koğuşta öğrendikleri ilk kanun, kanundan da öte Haşmet'in kurallarıydı. Selamını vereceksin, gözünün içine dik dik bakmayacaksın, eline ne uzatırsa itirazsız alacaksın. Boyun eğmeyen, kendi aklınca isyan bayrağı açan, kafa tutan gariplerin o koğuşta bir gecesi olurdu yeğen... O meşum gece sabah olduğunda o isyankâr delikanlı değişir, yüzü kireç gibi donar, ne yaşadığını kimseye anlatamaz, kimse de sormaya cesaret edemezdi. Alemin dilinde "Haşmet'in Gecesi" denir, üstü zift gibi örtülürdü. Adının başındaki o iğrenç lakap sokak efsanesi değildi, o karanlığın içinde anlatsam miden kaldırmaz vukuatları vardı. Kimi sabah ranzanın altında ölü gibi bulunur, kimi o koğuştan kaçmak için teneke parçasıyla kendi bileğini keserdi.
Sonra gün geldi, devran döndü, benim yolum o lanet koğuşa düştü yeğen. İçeri usulca girdim, köşeme çekildim. Benim o sessizliğimi, o derin duruşumu korku sandı şerefsiz. Geldi bana da saldırmaya, kendi o kirli raconunu benim üzerimde de kesmeye kalktı. O an koptu işte film. O üstüme çullanan ipnenin bir gözünü oydum yeğen. Çıkardım o paslı şişi, sağ gözünü beynine kadar deldim, onu o kanın içinde tek gözlü bir çakala çevirdim.
O günden sonra devran kökünden değişti. O tek gözü akmış şerefsiz ranzasına sindi, o koca koğuşun karşı ağası ben oldum. Haşmet'in o iğrenç zulmünden kan kusanlar, ranzanın altında titreyen garipler, Haşmet'in ağalığından çekenler bir bir gelip elimi öptüler. "Baba" dediler, "Dayı" dediler... Boynumuza bir borç bildik; o saatten sonra onlara babalık da yaptım, dayılık da.
Haşmet şimdi nerede mi? Hâlâ içeride mi, öldü mü, yoksa bir köşede sürüngen gibi yaşıyor mu kimse tam bilmez. Sokak efsanesi gibi içerinin de efsanesi vardır. Ama gün gelir de yolun kesişirse onu o akmış, kör gözünden tanırsın.
— Dayı'nın Gözünden — Haşmet ile aynı dört duvara düştüğümüzde önce sustum yeğen. Biat etmedim, ama avaz avaz bağırıp kafa da tutmadım. Sessizliğimi zayıflık sanan o şerefsizin biletini, o kör edici hamleyle kestim. Ondan sonra da o koğuşun ağası oldum, garibanın babası oldum ama yine de gereksiz gürültü yapmadım. Çünkü bu alemde susan adamın hesabı belli olmaz; nerden vuracağı, nasıl keseceği kestirilemez. Bunu içerinin o buz gibi mermerinde yaşayarak öğrenirsin; dışarıda öğrenmeye kalkarsan, toprağın çoktan kazılmış olur.
Not: İçerideki gerçek adı, gerçek lakabı kimse tam bilmez. "Haşmet" dedikleri ad, koğuşa girip çıkanların kafasında kalan addır.
rahmetli
Hasan o galeriyi ana caddenin janti vitrinlerine değil, sokağın o izbe, arka taraflarına açtı yeğen. Tabelası göze batmazdı, kendi de öyle janjanlı şeyleri sevmezdi zaten. İkinci el arabayı alır, iki yıkar, üç boyar, çakardı millete. Dili kıvrak, eli işe yatkındı ama gözü hiçbir zaman o kanlı ön saflarda olmadı. Gölgelere sığınmayı, silik yaşamayı seçti ve koca bir ömrü o loş köşelerde çürüttü.
Gavat Mahmut'un o namussuz karısıyla aralarındaki o kirli mevzu ne zaman peydahlandı, kimse tam bilmez. Belki cilalanacak bir araba bahanesiyle, belki uzayan bir kapı arası sohbetiyle... Yıllarca aynı şehrin içinde, o kapalı kapıların, çekik perdelerin ardında kendilerine yasak ve pis bir dünya kurdular. İşin en acınası tarafı ne biliyor musun? Mahmut o boynundaki boynuzları en başından beri biliyor, hatta o iğrenç meşrebiyle köşeden izleyip zevk alıyordu. Ama Hasan... Hasan o koca ömrünü Mahmut'un hiçbir şeyden haberi olmadığına inanarak, kendi aklınca onu ayakta uyuttuğunu sanarak yaşadı. Kendi yalanına kendi inandı.
Mahalleden sokağın kokusunu bilen iki üç ağır adam bu pisliği sezmişti elbet. Kahvede birbirlerine bakar, başlarını sallar, demli çaylarından bir yudum alıp üstünü örterlerdi. Kimse Hasan'ın yüzüne tükürmedi, ocağını başına yıkmadı. Niye? Çünkü Hasan silikti, gürültüsü yoktu, kimsenin nasırına basmıyordu. Sokak, sessiz adamın günahını fazla deşmez yeğen; deşmek hesap açmaktır, kimse o pisliğin hesabına girmek istemedi.
Doksan sekizin o ayaz kışında, Gavat Mahmut, Uğursuz Selim'in kurşunlarıyla o çirkin hesabı asfaltta ödediğinde, Hasan evinin o kalın perdeleri arkasında köşesine sinmişti. Sabah haberi aldı; ne yüzünü buruşturdu, ne sesini çıkardı, ne de o cenazeye adımını attı. O korku ve sinmişlikle bir iki yıl daha nefes aldı, sonra bir gece yatağında kalbi usulca durdu gitti. Cenazesini kaldıran üç beş diyanet cemaatiydi. Zaten hayatı boyunca saklanmaya, gözden kaçmaya çalışan bir adamın ölümü de ancak böyle silik, böyle sahipsiz olurdu. Yaşadığı gibi... Hiç kimse olarak gitti.
— Dayı'nın Gözünden — Hasan ömür boyu gölgelerde saklanmaya çalıştı ve gerçekten de görünmediğini sandı evlat. Gavat Mahmut'un onun o sırrını en başından beri bildiğini, hatta onu izlediğini bilemeden o koca enayilikle toprağa girdi. Belki bu gerçeği bilmeden gitmesi onun için bir lütuftu, belki de asıl ceza buydu, orasını bilmem. Saklı yaşamak, iz bırakmadan yürümek bir sanattır yeğen. Ama saklanan adam, saklandığını da gizlemek zorundadır. İşte o ikinci kısmı ağırdır, herkesin harcı değildir. Hasan o yükü taşıyamadı, sadece kendini kandırdı.
Not: Mahallede iki üç kişi gerçeği biliyordu. Hepsi rahmetli oldu artık.
Eksik kalan, hatırladığın, eklemek istediğin biri varsa bize yaz. Mahallede unutulan adam yoktur.